UN-PARADIS - DOGRU DUSUNME YONTEMI
  TAVSIYE SITELER
  GUNES
  POPULER PROGRAMLAR
  => Ziyaretşi defteri
  => MODERN BTP 58
  => YEMEK TARIFLERI
  => VIDEOLAR
  => DINI SIYASETE ALET ETMEK
  => ALLAHTAN BASKASINI RAB EDINMEK
  => AYDINLARIMIZ AYDINMI
  => KUDSI HADISLER
  => ARACILIK MESELESI
  => RIYASET-BASKANLIK
  => ALLAH KAMUSAL ALANINDA RABBIDIR
  => HAKIMIYET
  => RECM CEZASI KURANI DEGILDIR
  => HUKUM KOYMADA SIRK
  => DOGRU DUSUNME YONTEMI
  => AKIL
  => DENGELI FIKRI BESLENME
  => ALLAHIN YARDIMI
  => ASSAGILIK DUYGUSU
  => AYDINLANMA
  => BAGIMSIZLIK
  => BASIRET
  => BILGI
  => BIRLESMEK VE INANMAK
  => BIRLESMEK
  => COKLUK-COGUNLUK-COGULCULUK
  => DUSUNDURUCU RESIMLER
  => SIIRLER
  => AYET RESIMLERI
  => HAYVAN ISIMLERI
  Amerika
  Saklı sayfalar
  INTERNETTE VERI HIRSIZLIGI
  HAMAS YONETIMI IS BASINDA
  Haberler
  galeriz
  STENIZE BUTON OLUSTURUN
  HTLM KOD DEPOSU
  ILGINC SORULAR
  ERCUMENT OZKAN VIDEOLARI
  Yeni sayfanın başlığı
  SIVAS
  MESAJLARINIZ
  FRANSIZCA HARFLERIN OKUNUSU VIDEO
DOGRU DUSUNME YONTEMI


ein Bild

İnsanı, diğer canlandırma ayıran vasfı, akıl iken, aklı anlamlı kılan da fikir üretmesidir. Fikir/düşünce, eşya hakkında aklın doğru/yanlış hükümleridir. Bu bağlamda fikir, doğru ya da yanlış olsun, insan zihninin, varlık dünyasına ilişkin vermiş olduğu hükümlerin genel adıdır.

Fikrin/düşüncenin oluşması için şu dört unsurun varolması gerekir. Bunlar 1) eşya, 2) duyu organları, 3) akıl, ve 4) sabık bilgidir. Bu 4 unsurdan birinin eksik olması durumda, fikir oluşmaz. Eşya hakkında duyu organlarının yardımıyla bilgi sahibi olan insan, düşünsel süreçten sonra, bunları, sabık bilginin de yardımıyla anlamlandırarak fikir/düşünce üretir. Burada karşımıza ilk bilginin/sabık malumatın nasıl oluştuğu sorusu çıkmaktadır. Kur'an bu konuda "Ve Adem'e isimleri öğretti" ve "Adem Rabb'inden kelimeler telakki etti (öğrendi)" buyurarak, insana ilk bilgiyi Allah'ın verdiğini beyan etmekte ve pekçok spekülasyonun nedeni olan bu tartışmayı bitirmektedir.


Sabık bilgiyi elde eden insan bilinen şu 3 yoldan bilgi edinir: 1) Eşyanın zatının algılanması yoluyla, 2) Eşyanın izinin algılanması yoluyla, 3) Doğru -sadık- haber yoluyla. Beş duyu organı vasıtasıyla eşyanın zatı hakkında bilgi edinilebildiği gibi, eşyanın zatının olmaması halinde, izinden/eserinden yola çıkarak ta bilgi edinilebilir. Örneğin, bir kediyi görmediğimiz halde, izinden onun kedi olduğu sonucuna varabiliriz. Bir de Peygamberler vasıtasıyla bize ulaşan doğru haber vardır ki, bu da bilgi edinmenin yollarından birini teşkil eder. Peygamberler aracılığıyla bize ulaşan bu bilgiye Vahiy' diyoruz. Vahiy, duyu organlarınca algılanamayan alem (gayb alemi) hakkında bilgi edinmenin tek yoludur. Bu bilgi Allah'ın katındadır ve insanoğlu, kendi çabasıyla bu bilgiyi elde edemez. Ancak Allah dilerse, o da ancak O’nun dilediği kadarıyla, Resulleri vasıtasıyla bu bilgiye sahip olunabilir.


Vahiy, varlığın da, ilmin de kaynağı olan Allah katından geldiği için, eşyanın tabi olduğu sebep-sonuç ilişkisine ters düşmez. Vahiy, duyu organlarıyla algılanan aleme ait bilgiyi kuşattığı gibi, bu organların algılamayadığı aleme ilişkin bilgiyi de içermesi nedeniyle, daha üst bir bilgidir. Bu nedenle vahiy, bilgi kaynaklarının ilkidir, öyle olmalıdır da. Allah'ın çağlar boyu, insanlara vahiy göndermesi, insanın aklıyla 'her türlü' bilgiye ulaşamadığının/ulaşamayacağının da delili sayılmalıdır. Zira akıl her türlü bilgiye ulaşabilseydi, en azından tarihsel tekamül süreci içinde, insanlığın belirli konularda mutlak bilgiye ulaşmış olması gerekirdi. Bu yüzden, insanlığın vahye muhtaç olduğu kabul edilmelidir. Akıl ve ahlak bakımından insanlığın zirvesinde olan (huluk'in-azîm) Hz. Muhammed'e dahi, "ne yapacağını bilmez halde bulup, doğru yola ulaştırmadık mı?" şeklinde hitap edilmesi, bu gerçeğin açık ifadesidir.

Bu noktada vahyî bilgi ile kesbî bilginin doğru bir biçimde tanımlanması gerekmektedir. Vahyî bilgi, insan, evren ve hayat hakkında evrensel kuralları içerir ve bu bilgi, eşyaya ait bilgiyi de kuşatır. Kesbî bilgi, insana bahşedilen akıl ve beş duyu ile bilinebilecek bilgidir; Allah'ın eşyaya koymuş olduğu kanunların bilgisi bu alana girer, insan aklının kuşattığı bu alan, bilimin/ilmin alanıdır ve sonuçlarından biri de teknolojidir, insan bu alanda çok geniş bir düşünsel hareket serbestisine sahiptir. Atomun parçalanabilmesinden tutun da, microchip'ler yoluyla muazzam boyutta bilginin depolanmasına ait teknikleri de, insan, bu yolla bilebilir. Ancak yine de, bu alanda ulaşılacak en üst düzeyde bilgi bile, kendisine "çok az ilim verilen" insanın, gayba ait konularda hakikati yakalayamayacağı gerçeğini değiştirmez. İnsan, bu bilgisiyle ne Cennetin ne de Cehennemin varlığına ya da yokluğuna ait kesin bir fikir geliştiremez/ileri süremez. Bu konudaki kesin bilgi, ancak Mutlak Bilgi'nin sahibinden alınabilir ki bunun adı da vahiydir. Vahyî bilgi, ayrıca kural da koyar. Örneğin, miras, örtünme, faiz, yetimlerin malları, zekat vb. gibi alanlarda sabit hükümler içerir. Bu hükümlerin, salt akıl yoluyla doğruluğu/ yanlışlığı ispatlanamaz. Vahyî bilgi, o konuda mutlak doğrunun ifadesidir. Akıl, o hükmün doğruluğunu 'anlayabilir'.
Akıl, vahyî bilgiyi yanlışlayamaz. Eğer vahyin hükmü, akla aykırı gibi görünüyorsa, akıl, ya o konuda yeterli bilgiye sahip değildir; ya da akıl, hevanın/arzu ve isteklerin tesirinde kalmıştır. İşte bu noktada vahyin, doğru anlaşılması sorunuyla karşılaşırız. Doğru düşünebilmek için, vahyin kaçınılmazlığını vurgulamak yeterli değildir; vahyin doğru anlaşılması da gereklidir. Vahiy, kendi bütünlüğü içinde ele alınmalı, parçacı yaklaşımla, vahye ters sonuçlar çıkarılmamalıdır. Örneğin, "kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın" ayetini, cihada katılmamak için delil getirmek asla mümkün değildir, ancak bu ayete böyle bir anlam yükleyenler olmuştur. Bu anlayış sahipleri, vahyi kabul etmekle birlikte, ona yanlış anlamlar yüklemek suretiyle, doğru düşünmenin gereklerini yerine getirmemiş olmaktadırlar. Buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonucu çıkarabiliriz. Doğru düşünebilmek için, doğru bilgiye, işlevini gören ağırlıklı duyu organlarına ve sağlıklı çalışan akla ihtiyaç vardır. Vahiy, mutlak anlamda doğru bilgidir. Vahiy kökenli bilgi yukarıda sıralanan şartların da yerine getirilmesi durumunda, doğru fikre ulaştırır.

Akide de doğru düşünceye, doğru bilgiye dayanmalıdır. Akide, hayat, evren ve bunların öncesi ve sonrası hakkındaki hükümlerden oluşur. Vahye dayanan ve doğru bilgi edinmenin yollarına uyularak elde edilen bilgi, doğru akideyi doğurur. Bu bağlamda Kur'an akidenin/itikadın temelini oluşturur. Metod ise doğru akideye dayalı dünya görüşünden/nizamdan çıkar. Metod, bir sistematiktir. Belirleyicisi ise düşüncedir. Ancak metodun doğruluğu ile, doğru düşünce arasında da doğru orantılı bir ilişki vardır. Nitekim ilim metoduna uygun olarak öğrenilirse ancak, istenen sonuca götürür. Yanlış metod, genellikle yanlış bilgi ve fikre götürür. Doğru fikre ulaşmak için, önyargılardan (vehim vb.) kurtulunmalıdır. Düşüncenin önündeki engeller (gelenekler, adetler, tasavvufî hurafeler, mezhep taassubu vb.) aşılarak vahye dayalı düşünülmelidir. Vehim, eşya hakkındaki hükmün yanlış verilmesidir ve insanı yanlışa götürür. Ayrıca nefsin arzuları da (heva ve heves) doğru düşüncenin önündeki en önemli engellerden biridir.
Yahudiler Peygamberin Allah'ın Elçisi olduğunu "kendi oğullarını tanır gibi" bilmektedirler, ancak nefislerine uyarak bu bilgilerini imana dönüştürmemişlerdir. Şu halde doğru düşünceye ulaşmak için; 1. Doğru bilgiyi -vahiy- ilk şarttır. 2. Vahiy kendi bütünlüğü içerisinde ele alınmalıdır. 3. Akıl, vahyin yönlendiriciliğinde işlev görmelidir. 4. Akıl, eşyanın zatına uygun hüküm vermelidir. 5. Duyu organları sağlıklı çalışmalıdır. 6. Sabık bilgiden yararlanılmalıdır. 7. Vehim, önyargı ve nefsin arzularından uzak durulmalıdır...




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:


=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=