loading...
 
UN-PARADIS - ASSAGILIK DUYGUSU
  TAVSIYE SITELER
  GUNES
  POPULER PROGRAMLAR
  => Ziyaretşi defteri
  => MODERN BTP 58
  => YEMEK TARIFLERI
  => VIDEOLAR
  => DINI SIYASETE ALET ETMEK
  => ALLAHTAN BASKASINI RAB EDINMEK
  => AYDINLARIMIZ AYDINMI
  => KUDSI HADISLER
  => ARACILIK MESELESI
  => RIYASET-BASKANLIK
  => ALLAH KAMUSAL ALANINDA RABBIDIR
  => HAKIMIYET
  => RECM CEZASI KURANI DEGILDIR
  => HUKUM KOYMADA SIRK
  => DOGRU DUSUNME YONTEMI
  => AKIL
  => DENGELI FIKRI BESLENME
  => ALLAHIN YARDIMI
  => ASSAGILIK DUYGUSU
  => AYDINLANMA
  => BAGIMSIZLIK
  => BASIRET
  => BILGI
  => BIRLESMEK VE INANMAK
  => BIRLESMEK
  => COKLUK-COGUNLUK-COGULCULUK
  => DUSUNDURUCU RESIMLER
  => SIIRLER
  => AYET RESIMLERI
  => HAYVAN ISIMLERI
  Amerika
  Saklı sayfalar
  INTERNETTE VERI HIRSIZLIGI
  HAMAS YONETIMI IS BASINDA
  Haberler
  galeriz
  STENIZE BUTON OLUSTURUN
  HTLM KOD DEPOSU
  ILGINC SORULAR
  ERCUMENT OZKAN VIDEOLARI
  Yeni sayfanın başlığı
  SIVAS
  MESAJLARINIZ
  FRANSIZCA HARFLERIN OKUNUSU VIDEO

                            ASSAGILIK DUYGUSU

Türkçe sözlükte aşağılık duygusu, "Kişinin gerçeklere uyan veya uymayan sebeplerle, benliğini yetersiz ve küçük görmesi" diye tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre aşağılık duygusunun, psikolojik bir sorun olduğu anlaşılmaktadır ve adı üzerinde, "duygu"dur. Yani kişinin kendi hissiyatı ile, iç aleminde yaşadıkları ile, biraz da vehimleri ile alakalıdır. Aşağılık duygusu, bir davranış bozukluğudur. Çoğunlukla bilinç dışıdır ve arızidir. Bu duygu insanın kendine güvenini yitirmesiyle, -belki de hiç kazanmamış olmasıyla- alakalıdır. Bir insanın, gerçeklere uyan sebeplerle aşağılık duygusuna kapılması bir dereceye kadar anlaşılır bir durum ise de, yine de sonuç itibariyle haklı değildir. Çünkü, yapılması gereken, gerçeğe dayanan bir sebepten dolayı, kişinin aşağılık duygusuna kapılması değil, aşağılık duygusunu doğuran sebebi ortadan kaldırması, eksiğini gidermesi, tabir caizse kendi aczi yetini tamir etmesidir.

 

Aşağılık duygusuna kapılmanın, insanı başarısızlığa sürüklemekten başka bir sonucu olamaz. Aşağılık duygusu kişiyi karamsarlığa itecek, potansiyel yeteneklerini köreltecek ve daha baştan, başarıya giden yolları tıkayacaktır. Halbuki kişi, aşağılık duygusu yerine, farkında/ayırdında olduğu kusurunu gidermek için çaba sarf etmelidir. Üstelik, insanın, bilmediğini bilmesi; eksiğinin farkında olması bir erdemdir. Kendini düzeltmesi için önemli bir kazanımdır. İnsanın, kendi zaaflarının farkında olması kadar güzel bir şey olamaz. Fakat, bundan da güzeli, bu eksiklerini gidermek için çaba sarfetmektir. "İnsan olmak" zaten bir süreçtir. Hiçbir insan birdenbire, her şeyi bilen mükemmel bir allame haline gelmemekte; ya da anasından böyle doğmamaktadır. Mutlak bilen sadece Allah'dır. İnsan, yaşının ilerlemesine paralel olarak, eğitim, tecrübe, gözlem, akıl ve idrak seviyesinin gelişimi, inanç ve çevre gibi faktörlerle bilgi hazinesini zenginleştirir, eksiklerini giderir. Bu, olması gereken sağlıklı yoldur. Dolayısıyla, bahsedilen eksiklik gerekçesiyle insanın aşağılık duygusuna kapılması haklı ve yerinde bir duygu değildir; bu bir özürdür. Aşağılık duygusu yerine, gıpta ve iyilikte yarışın temposunu artırmak beğenilen, arzu edilen bir aktivitedir. İnsanın gerçeklere uymayan sebeplerle aşağılık duygusuna kapılmasına gelince, bu, tamamen psişik bir hastalıktır. Aşağılık duygusu gibi duyguları ifade etmek için 'komplex' sözcüğü kullanılmaktadır ki, karmaşık, birden çok sebebe bağlı, tek bir nedenden kaynaklanmayan, dolayısıyla izahı zor olan duygular demektir. İşte, gerçeklere uymayan sebeplere bağlı olarak aşağılık duygusuna kapılmanın da bu minvalde çok karmaşık sebepleri vardır. Bunlar kıskançlık, kapris, hırs, büyüklük isteği, daima her şeyde en önde olma isteği, kendine güvenmeme, kendini beğenmeme, başkalarını gözünde büyütme ve bunun gibi duygulardır. İnsanın, gerçeğe uymayan nedenlerle benliğini küçük ve yetersiz görmesi, sağlıklı bir kişiliğin alameti değildir.

 

Tedavi gerektiren bir ruhsal hastalıktır. Böyle bir duygunun adı vehimdir, hatta bir tür sanrıdır. Çünkü sanrılar, ortada hiçbir sebep yokken anormal şeylerin görüldüğünü iddia etmek şeklinde tezahür etmektedir. örneğin, nasıl ki, gerçeğe uygun olmayarak, kendini peygamber sanan kişinin hali bir tür sanrı ise, gerçeğe dayanmadığı halde kendini küçük gören, kendini beğenmeyen, sürekli kendini aşağılayan insanın hali de sanrıdır. Sağlıklı bir kişilik, doğal olmayan, hastalık belirtisi sayılan psişik hastalıklardan azami derecede uzak olmayı gerektirir. Bunun için de insan doğal düşünebilmeli, doğal davranışlar gösterebilmelidir. İnsan uzuvlarından biri, birkaçı, hatta bedeninin büyük bir bölümü arızalı olabilir. Kolunun biri tamamen kesilmiş olabilir; iki kolu, iki bacağı v.b. bulunmayabilir. Gözlerini veya kulaklarını kaybetmiş olabilir. Fakat bu bedensel özürleri o insanın düşüncede özürlü olmasını kesinlikle gerektirmemektedir. Yani, bedensel özürle, düşünce özrü arasında bir orantı yoktur. Oysa zihinde, algılamada olan özür bunun tam tersidir. Zihinde olan bir özür, kesinlikle özürlü düşünmeyi gerektirmektedir. Düşüncesi, sağlıklı bir metoda dayanmayan kişilerin düşüncesinin sağlıklı olmasını beklemek haksızlıktır. Düşüncede sağlıklılığı yitiren insan artık hiçbir şey kazanamamaktadır. Dolayısıyla insan, sağlıklı düşüncenin önündeki engelleri ayıklayarak işe başlamalıdır. Sağlıklı bir düşünceye ulaşabilmek için ise, bütün gerekli şartların yanısıra, vahiyle gerçek bir terbiyeden geçmesi olmazsa olmaz kuraldır.

 

Aşağılık duygusunun oluşumunda tek faktör elbette kişinin kendisi (nesne) değildir. Bu bağlamda karşı propagandanın mutlaka, yadsınamaz etkisi vardır, Müslümanlarda kimi dönemlerde bariz olarak görülen yılgınlık psikolojisi ve aşağılık duygusu bunun en açık örneğidir. Batı medeniyeti karşısında büyük, trajik bir yenilgi tadan İslam ümmeti için yenilgi, değişik cephelerde hala devam etmektedir. İslam’ın en üstün bir din olduğu duygusunu uzun asırlar benliklerinde yaşatan Müslümanlar, savaş meydanında düşmanlarını yenmişlerse de, kendi siyasi bilincini yitirme vahametinden sonra, kendi elleriyle besleyip büyüttüğü hainlerin çevirdiği diplomatik ve siyasi entrikalarla hükmedilen, yönetilen, emir verilen, azarlanan, kırk parçaya bölünen bir konuma itilmişlerdir. Birinci dünya savaşı, Müslümanların siyasi yarlığını parçalayan bir dönüm noktasıdır. Batı medeniyeti ve onun dahildeki işbirlikçileri, siyasi bozgunun ardından, İslam'ın aslında hiçbir üstünlüğü olmayan bir din olduğunu yaymaya başlamışlardır. Tanzimat’tan itibaren İslam'ın 'terakkiye mani' olduğu fikri işlene gelmiştir. Seyyid Cemaleddin Afganî'nin, Ernest Renan'a yazdığı reddiyede bile bunun açık belirtileri vardır. Afgani, İslam'ın bilime ve terakkiye mani olduğunu iddia eden Renan'a cevap yetiştirmeye gayret etmekte, fakat temelde, Renan'ın saldırgan tezini de bir türlü kafasından atamamaktadır. Afgani'nin bu ezik tavrı, varlığını, Said Nursi ve bağlılarının söylemlerinde devam ettirmiştir. Söz konusu söylem, İslam'ın nasıl da bilimsel bir' din olduğunu; bilim-fen-teknik ve terakkiye mani olmadığını; İslam'ın teknolojiyi batılıdan önce keşfettiğini(!); bilimsel ve toknolojik keşifler cinsinden yaş-kuru ne varsa hepsinin Kur'an'da mevcut olduğunu ispatlamaya çalışan savunmacı, ilkel bir tezdir. öte yandan 1990'lı yıllar, Amerika öncülüğünde, siyasal islam'ın iflas ettiğinin ilan edildiği yıllar olmuştur. Bu soğuk savaşa, "Türkiye'li Müslümanlar"ın cevabı, baş döndürücü bir liberalleşme rüzgar olarak esti. Siyasal islam'a karşı liberal islam'la bir anlamda demokratik tevbe yapıldı. Ve nihayet, 28 Şubat diye adlandırılan şu yeni dönemle birlikte artık Islam'ın bir hiç olduğu; bırakın dünyaya meydan okumayı, bir başörtüsüne bile sahip çıkamayacağı şeklinde gözdağı verilmek; İslam'ın tanrısından intikam alınmak istenmektedir. Öyle ya, yüz milyonlarca müslümanın yaşadığı bir dünyada müslümanların Tanrısı, onların bunca zulme, tahkire maruz kalmasına ses çıkarmadığına göre(!) demek ki Tanrı artık inzivaya çekilmişti ya da müslümanları gözden çıkarmıştı! Halbuki olan sadece, Allah'ın bir sünnetinin tecellisinden ibaretti.

 

 Kendi nefislerini şerre doğru değiştiren bir topluma (İslam ümmetine) Allah'ın yardımının kesilmesi idi. Böyle bir ümmet için hala Allah'ın yardımını beklemek zulüm değil midir?! Müslümanların kendi elleriyle kazandıkları bu cezaya karşın, kafirler topluluğunun Allah'ın gazabından kurtulacaklarını sanmak büyük bir yanılgıdır. İşte bu anlamda batılı emperyalist devletler ve yerli işbirlikçileri oyunlarını iyi oynadılar. Müslümanlarda aşağılık duyguları doğurmak, şahsiyetlerini ezmek en birinci amaç idi ve bu amaç hasıl oldu. Türkiye'de hilafet ilga edilir edilmez, Ali Abdurrazık tarafından, İslam'ın bir devlet modeli önermediği yolundaki kitapçığın yazılması, bu 'aşağılık kompleksi doğurtma' ameliyesinin daha da erken tuttuğunu göstermektedir. Bu süreç o günden bu güne, bazen küçük bir zikzak çizse de, artarak devam etmiştir. Son yıllarda, bazı dini mahfillerin şeytanla dans ettiği konsillerde A. Abdurrazık kompleksi daha bilimsel(') bir temele oturtulmaya çalışılmaktadır. Söz konusu mahfiller, artık neredeyse, "Allah birdir'in dışında hemen hemen bütün amentüden vazgeçmeyi önermektedirler. Artık İslamın hiçbir siyasi talebi yoktur; islam hiçbir seküler ideolojiyle hasım değildir; geçmişteki "kabalıklardan" da demokratik tevbe ederek günah çıkartılmalıdır! Bu süreç henüz bitmiş veya sona gelinmiş değildir. Bu süreç devam edecektir. Çünkü şeytan, gerçek imanın tamamına taliptir. Onu almadan pes etmeyecektir. Müslümanların en az bir asırdır maruz kaldıkları de-islamizasyon politikalarının meyve verdiğini teslim etmek kaçınılmazdır. Şeytanın taraftarları, bu politikaya ilkin, İslam'ın ve müslümanların en sivri görünen noktalarından başladılar törpülemeye. Bu yerlerde mevzi kazandıktan sonra, düz yerlerde ilerlemek daha kolaydır diye düşünmektedirler. İslam'ın el-kol kesen bir din; (kısas emrine istinaden,) adam öldüren bir din, kadının dövülmesini emreden bir din olduğu; dinin peygamberi Muhammed'in çok kadınla evlendiği (yani 'kadın hakları' gibi bir şey tanımadığı), kadını çarşaf (çuval) içine hapseden bir din olduğu gibi yerlerden başladılar. Onlar bu taktik saldırıları teker teker cepheye sürdükçe, kalın gözlükleri arkasındaki çıfıt gözleri sinsi bir pırıltı ile parlamaktadır.

 

"Gözleyin bakalım ne olacak" diyorlar ve beklediklerinin çok üstünde bir karşılık buluyordu bu oyunları. Kısacası Müslümanlar -ya da öyle olduklarını beyan edenler- dolmuşa biniyorlardı ama, karşı tarafı dolmuşa bindirdiklerini zannediyorlardı. Halbuki Allah, şeytanın hilelerinin zayıf olduğunu bildirmektedir. örneğin, kadın konusunda güya İslam'ı öcü gibi göstermeye çalışanlara; bunun için Diyanet İşleri Başkanlığı denen kuruma -amacına uygun olarak- reform yaptırmaya soyunanlara dönüp bir kez olsun, mesela, "sizler kadının onurunu, namusunu, şerefini kurtarma babından neler yaptınız? Sizin lügatlerinizde 'iffet' diye bir kavram var mıdır? Kadını, umumhanelerde kiralık/satılık ticari bir mal muamelesine tabi tutan sizler değil misiniz? Kadının bu pislik işlerden kazandığı kirli parasını, vergi almak suretiyle aklayan, onu temiz kabul eden sizler değilmisiniz? Araba reklamından çiklet reklamına kadar her alanda kadını kullanan, aşağılayan, para getirmesi için kadına her türlü rolü reva gören sizin ideolojiniz değil midir?" diye bir soru yöneltebilseler, maskelerinin düştüğünü kolayca göreceklerdir. Kendilerinden olan artistler, kadınları döverken, bunu sadece magazin haber konusu yapanlar, neden Kur'an'ın bir emrini hedef tahtası olarak seçmektedirler?! özellikle yaşadığımız son On yıllık süreçte, top yekun savaş, top yekun kuşatma nedeniyle Müslümanlardaki aşağılık duygusu oldukça ileri seviyeye vardı. Şu anda Islam, utanılır bir markaya dönüştü. Islam yobazlığın, gericiliğin, irticanın, geri kalmışlığın, geri kafalılığın, hak-hukuk bilmezliğin, adam öldürmenin, kan içmenin, el-kol kesmenin, uyumsuzluğun, inadın adı gibi görülür oldu' Halbuki, dikkat edilirse, en azından yetmiş altı senedir Islam, devlet düzeninde hiçbir etkinliğe sahip değildir. Islam, siyasi, hukuki, ticari hayatın hiçbir yerinde mevcut değildir.

 

 Hatta İslam'ın varlığı bile baş ağrısı yapmaktadır. Buna rağmen bütün kötülükler İslam'a hamledilmektedir. Ya, bütün bu kötülükler İslam'a aitse, sistemin İslami bir sistem olduğunu söylemeli ki öyle değildir- ya da, iktidarda olmayan bir dinin bütün bunları nasıl başarabildiği ciddi bir şekilde izah edilmelidir. İkisi de mümkün değilse, o halde burada şeytani bir saptırmanın varolduğu kabul edilmelidir ve öyledir. Kitabımız Kur'an, müslümanlara aşağılık kompleksine kapılmamaları yolunda doğruları açıklayarak, onlara çok büyük bir cesaret vermektedir. Aymazlığa düşecekleri önceden uyarmaktadır: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer müminlerseniz üstün olan sizlersiniz!" (3/AI-i İmran, 139) Bu ayetin öyle bağlam -dışı kullanıldığı vehmine kapılanlara ayetin öncesini de hatırlatmak isteriz. Kur'an, bu ayetten önce, (Peygamber ümmetine hitaben) bu ümmet den önce nice toplulukların gelip-geçtiğini; yeryüzünde gezip dolaşırsak o yalancı kafir kavimlerin nasıl bir akıbete uğradıklarını göreceğimiz uyarısını yapmaktadır. Ardından bu Kur'an'ın insanlar için bir beyan, muttakiler için de bir hidayet ve öğüt/hatırlatma olduğunu bildirmektedir. (3/AI-i İmran, 137-138). "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer müminlerseniz üstün olan sizlersiniz!" dedikten sonra ise, Uhud savaşındaki yenilgiden dolayı aşağılık duygusuna kapılmamaları konusunda müminler uyarılmaktadır. Bu savaşlarda yenilginin de zaferin de mümkün olduğu; ama eğer gerçekten hala iman ediyorlarsa, imanlarında bir zaaf yoksa; kafirlere dostluk duymuyorlarsa üstün olanın kendileri olduğu hatırlatılmaktadır. Muhammed suresinin 35. ayetinde de aynı tema işlenmektedir: Müslümanlar gevşeklik göstermemelidirler. Üstün olan müminlerdir. Kendileri üstün vaziyette iken düşmanı barışa davet etmek onlara yakışmamaktadır! (47/Muhammed, 35). Peki mü'minler neden üstündürler? Evet mü'minler üstündür. Çünkü mü'minlerin iman ettiği şeyin kendisi üstündür. İman edilen, varlığı tasdik edilen şey üstündür. İman edilen şey gerçektir, vehim değildir. Allah bu alemin yaratıcısıdır. Hayatın ve ölümün gerçek sahibidir. Kafirlerin hoşlarına gitmese de, adını her duyduklarında yüzlerini buruştursalar da Allah gerçektir, Allah insanın bütün hayatına egemendir, O'nun egemenliği mutlaktır. Hiçbir şey O'nun hakimiyeti dışında olamaz, İnsanın akıbeti de O'nun yedi kudretindedir. İşte böyle bir gerçeği tasdik eden, O'na gönülden boyun eğenler üstün olmazlar mı? Nasıl ki Allah'ın yanında tüm sahte ilahlar bir hiçse, sadece insanların kuruntularından ibaretse; Allah'a iman eden mü'minlerin yanında, iman etmeyenlerin derecesi de öyledir. Mü'minler insan olarak aslında hemcinslerinden farklı bir ontolojik yapıya sahip değildirler. Her iki sınıfı da aynı ilah yaratmıştır.

 

 Fakat iki sınıfı farklı değerde kılan, onların akideleridir, ideolojileridir, dünya görüşleridir, eşyaya, insana, varlığa, dünyaya ve ölümden sonrasına ilişkin tasavvurlarıdır. Bu tasavvurlardır onları şerefli ya da şerefsiz kılan. Bu imana kim sahipse şeref ondadır. (4/Nisa, 139) Allah'ın her şeye egemen olduğu gerçeğine teslim olmayan da, her kim olursa olsun bu şereften uzaktır. Şeref ve izzet, münafıklarda değil; Allah'da, Peygamber'de ve mü'minlerdedir. (63/Münafikun, Şu halde Allah'ın, "gevşemeyin, üzülmeyin, eğer mü'minlerseniz üstün olanlar sizlersiniz" sözü böyle önemli bir gerçeğe dayanmaktadır. Ayetteki, "gevşemeyin, üzülmeyin" sözleri aynı zamanda önemli bir uyarı, bir müjde, bir teselli niteliği taşımaktadır. Rabbimiz Allah, kullarının bu zaaflarını iyi bilmektedir. Demek ki kulları gevşediği için, üzüntüye kapıldığı için, umutsuzluğa düştükleri için, yeise kapıldıkları için bu ilahi uyarıyı yapmaktadır. Allah gibi bir gerçeğe iman eden mü'minlerin yeis ve üzüntü gibi bir zaafları olamaz, olmamalıdır. Çünkü onlar. evvelin ve ahir'in; zahir'in ve batının; zerrenin ve evrenin; hayatın ve ölümün sahibi olan Allah'a iman etmektedirler. Dünya hayatı inişli çıkışlıdır. Kafirlere mal mülkün çokça verilmesinin imtihan amacından bigane olmadığına Kur'an dikkat çekmektedir. Onların zenginlikleri, göz kamaştıran sarayları, iktidarlarının gücü, hazineleri, silahları vs. müslümanları teshir etmemelidir. Kafirlerin yeryüzündeki havalarının müslümanları etkilememesi gerektiğine Rabbimiz dikkat çekmektedir. (3/AI-i imran, 196) Zafer günleri dönüşümlüdür. Bu günlerin insanlar (kafirlerle mü'minler) arasında dönüşümlü olduğunu Kur'an, "üzülmeyin..." ayetinden hemen sonra dile getirmektedir. (3/AI-İ İmran, 140). Elbette bu dönüşümlülük (tedavül), cebriyeci bir anlamda değildir.

 

 Bunlar Allah'ın kah mü'minlerin hanesine, kah kafirlerin hanesine yazdığı zahmetsiz ödül günleri değildir. Bunun anlamı, kafirler hak edince zafer onların olur, mü'minler hak edince onların olur demektir. Bu ayetler-de Allah'ın, hak etmedikleri halde mü'minleri mutlaka koruyup kollamayacağı, hak ettikleri zaman kafirlere de birtakım kazanımları vermemezlik etmeyeceği anlamında bir uyarı vardır. Allah'ın adaleti de bunu gerektirir. Sayısal üstünlüklerin, görkemli orduların bir önemi olmadığını Kur'an, Talut'la Calut'un mücadelesi örneğinde vurgulamaktadır: "Nice az topluluklar, nice sayıca çok topluluklara -Allah'ın izniyle- galib gelmişlerdir!" (2/Bakara, 149) Ayrıca Allah, kafirlerden korkul-maması, korkulması gerekenin sadece Allah olduğunu bildirmekte, O'nun dinine yardım edenlere kendisinin de yardım edeceğini (47/Muhammed, 7); mustaz'afları yeryüzünün varisleri yapmak istediğini (28/Kasas, 5) açıkça vadetmektedir! Şu halde müslümanlar olarak daha neyi ummaktayız? Bu vaadler, başımızın dik olması için bize yetmemekte midir?! Müslümanlar hiçbir dünyevi "mevzi" kazanmak için Allah'a söz vermiş değildirler. Bizim sözümüz sadece O'nu razı etmektir. Allah'a imanı her halükarda muhafaza etmektir. Allah'ın adını her zaman her yerde, her durumda yüce tutmak, başarıların en büyüğüdür. Bu konuda Allah'ın şanlı Rasulleri en güzel örneklerimiz olmalıdır. Peygamberlerin çok azı siyasi anlamda iktidar sahibi olup, bizzat yönetimin başında bulunmuşlardır. Çoğunluk böyle bir sonucu elde edememiştir. Fakat bu durum onların risalet görevlerini bihakkın yerine getirmelerine, veya onların müslümanca yaşamalarına hiç-bir nakısa teşkil etmemiştir. Buna bizzat Rableri şahadet etmiştir. Yaşadıkları toplumda siyasi mekanizmanın, paranın yargı sisteminin, polis teşkilatının v.b. başında bulunamamaktan dolayı hiçbir peygamber aşağılık duygusuna kapılmamıştır. Çünkü bu "başarılar" olmasa da o insanlar en ideal mü'minlerdi. Dinlerine en şerefli bir şekilde sadık kalmışlardı.

 

 Bir mezbeleliğin içindeki çiçek, sırf oradadır diye nasıl ki çiçekliğinden bir şey kaybetmezse, kafir bir toplum içindeki Peygamber de şerefinden bir şey kaybetmemiştir. Şu halde, mü'minler her halükarda şereflidir. Çünkü şerefin ve izzetin tamamı, onların iman ettikleri Allah'ın katındadır. Sırf bu neden tek başına, mü'minlerin asla aşağılık duygusuna kapılmamaları için yeter sebeptir. Mü'minler, zulmeden değillerse neden utansınlar ki. İnsanları diğer bazı insanlara kul-köle yapmıyorlarsa, insanların şereflerini, onurlarını para karşılığında satın almıyorlarsa, neden utanç duyuyorlar? Hapse tıktıkları savunmasız insanların namuslarını kirletenler müslümanlar değillerse, hangi saikle mahcubiyet taşımalıdırlar? İnsanların bütün hürriyetlerini kısıtlayıp sonra da onlara "insan hakları" türküleri söyletenler onlar mı ki, aşağılık duygusuna kapılıyorlar? "öteki Türkiye"yi yara-tan İslam'ın hangi ulvi kuralıdır ki müslümanlar vicdan azabı duysunlar! Bilakis onların Kitab-ı Kerimleri, "öte-ki Türkiye" olarak adlandırılan fakir insanları zenginlerin mallarına ortak kılmakta değil midir? Zenginin malında fakire bir pay tahsis eden Kur'an değil midir? Halk arasındaki, "hain havfli olur" sözü önemli bir gerçeğin ifadesidir. Bunun diğer, çok kullanılan bir tercümesi, "yarası olan gocunur" sözüdür. Müslümanlar "yaralı" değillerse, hain değillerse, neden aşağılık duygusu taşımalıdırlar? İşte insanları asıl değersiz kılan belki de, işlemedikleri suçlardan dolayı suçluluk duygusuna kapılmalarıdır. Gerçeğe dayanmayan sebeplerle aşağılık duygusuna kapılmalarıdır.

 

 Müslümanın dini İslam’dır. Kafir kavimler ise İslam'a düşmandır. Daha doğrusu onların asıl düşmanlıkları Allah'adır. Yani, eğer bir müslümana ya da müslüman bir gruba düşmanlık söz konusu ise, bilinmeli ki bu sadece, Allah'a olan düşmanlıktan kaynaklanmaktadır. öyle ise, müslümanların, söz konusu düşmanlıktan, zulümden, saldırılardan, psikolojik veya sosyolojik savaştan müessir olmamaları için bir tek çıkar yol vardır; o da, müslümanlıklarından vazgeçmeleridir! Hem müslüman kalmak, hem de bütün bu tehlikelerden emin olmak mümkün görünmemektedir. Yok eğer bir müslüman, müslümanlığından vazgeçmek istemiyorsa, gelebilecek her türlü taarruza hazır olmalıdır. Fakat hiçbir zaman bu taarruzlar onu aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır. Müslümanları aşağılık duygusuna iten sebeplerin biri de, onların edilgen duruşlarıdır. Islam, aksiyoner olmayı gerektirmektedir. İbrahim Peygamber'in aksiyon ruhunu edinebilmeliyiz. İbrahim, puthanedeki putları balta ile kırdığı halde, bundan bir sıkıntı duymamaktaydı. Halbuki, bu fiilinden dolayı putperestler tarafından sorgulanacağını o da biliyordu. Demokratik bir değerlendirmeyle, buna hakkı da yoktu! Fakat o insan hiçbir aşağılık duygusuna kapılmamıştı. Çünkü İbrahim, putların hiçliğine, Allah'ın gerçekliğine gerçek bir imanla inanmıştı. Bu konuda kalbinde hiçbir kuşku taşımıyordu. Aşağılık duygusuna kapılması gerekenler, taşları yontup onları karşılarına dikip Tanrı diye tapanlar olmalıydı... Müslümanlar aşağılık duygusu yerine, kendilerini ciddi bir muhasebeden geçirmelidirler. Her gün Kur'an'la kendilerini arındırmalıdırlar. Her gün üzerlerine yeteri kadar modern şirk pisliği sıçramaktadır. Gerek modern gerekse geleneksel şirk pisliklerinden -tıpkı Hz. Peygamber'e Müddessir suresi 4 ve 5. ayetlerinde emredildiği gibi!- Kur'an'la temizlenmelidir mü'minler. Zira Allah'a verecek hesabımız çok kolay olmayacaktır. İmanımıza yeteri kadar sahip çıkmamaktan dolayı ciddi bir sorguya çekileceğiz. Allah'ın indirdiklerinin hükümran olması için kendimizi tekrar tekrar kontrol etmeli, bu konudaki Nebevi metodu yeniden tedkik etmeliyiz. Bu elzemdir. Bu muhasebe bizi daha da olgunlaştıracak, eksiklerimizi giderecektir. Fakat, aşağılık duygusuna kapılmamız için herhangi bir neden görünmemektedir. Müslümanlar olarak aşağılık duygusu yerine, yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan dolayı; bahanelerimizden dolayı; "yıkılası hanelerdeki evlad-u ıyal" gibi masum mazeretlerimizden dolayı, kesada uğramasından korktuğumuz ticaretimizden, memuriyetimizden dolayı çokça düşünüp Allah'a tevbe etmeliyiz. Bu zaaflarımızı terk edip müslümanca yaşamaya koyulmalıyız. Müslümana başını eğdirecek olan yegane kötülük, Allah'a gereği gibi kulluk yapmamak olmalıdır.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:


=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=